Önden gitmek

İlkokula çok hevesle başlamıştım, okuyup yazmayı öğrenmeyi çok istiyordum. Bir gün öğretmenimiz tahtaya bir harf ya da hece yazmıştı, defterimizin bir sayfasını bunu sürekli yazarak doldurmamızı istemişti.

Ben de hızla yazdım. Hızla yazdığımı farketmemişim. Herhalde herkes birkaç satır yazmışken ben neredeyse sayfayı tamamlamak üzereydim. Çocuk muzipliğiyle arkama dönüp arkadaşıma bir şey söylerken başımın arkasına birden bir tokat yedim.

Öğretmenimiz “Reha, ne kadar da çok yazmışsın, bitirmek varken neden çene çalıyorsun!” diye kızdı. O gün hangi sırada oturduğumu dahi hatırlıyorum. İlkokuldaydık, çocuklarla dolu bir sınıf elbette bağrışlar içindeydi, herkes sürekli arkadaşlarına dönüp birşeyler söylüyordu. Bu olay olurken bile sınıfta uğultu vardı. Ama sadece bana kızılmıştı. Eğitim sistemimizde, topluluktan farklı her bir şey yaptığımda yiyeceğim tokatların ilkiydi.

Herkesin ikinci satırda olduğu ortamda, siz sayfanın yarısını geçmişseniz size durmak yasaktı. Sistemde başarı mutluluk değil, kölelikti. Sistemin, onun kurallarına uyduğun sürece sana her bir görevi tamamladığında sadece daha çok görev verdiğini anlamaya o yıllardan başlamıştım herhalde. Çok sonraları, dilediği zaman konuşma veya dilediğini yapma hakkı olan olmanın başarılı olmaktan daha önemli olduğuna karar verdim; ve bu kişinin tahtadakini defterine yazmayı reddeden kişi olacağını çözdüm ve öyle de yaptım.

“Her başarı bizi köleleştirir, çünkü daha iyisini yapmaya zorlar.”  Albert Camus

(Yukarıdaki durum, eğitim sistemindeki herkes için farklı olaylarda geçerlidir. Ben kendi anımı hatıralaştırdım ama bu milletin her evladı bunları bir şekilde yaşarak uç özelliklerini kaybetti, sıradanlaştı, normalleşti.)