Dün Artık Eskidi

“Bilgisayarcı” diye bir tabir vardı, hala da vardır. Aynı kişinin hem donanımın hem yazılımın her ayrıntısından anlamasının beklendiği delilikle dahilik arasında bir yer yakıştırılan ünvan.

Bu eskiden kısmen mümkündü. İnsanlık için dev başlıklar zamanla kendi içinde ana başlıklara bölünür ve her biri için başlı başına ömür vermek gereken dallar doğar. Sinema tarihine bakarsanız, ilk yönetmenler aynı zamanda kameraları geliştmeye çalışıyorlardı. Bilgisayar mühendisliği hocaları, kısa zamana kadar Elektronik bölümü mezunlarıydı. Şimdi bilgisayarın dallarıyla ilgili fakülteler mevcut.

Gözümün önünde, web tasarımın gözde meslek olduğu kısa bir dönem yaşandı. Şuanda web tasarımcılar asgari ücret almak hayaliyle iki yıllık fakültelerden mezun oluyorlar. İlginçtir ki dünyada tek bir tema tasarlayıp binlerce satıp bizimkilerin bir yılda kazanacağı paradan daha fazlasını tek seferde kazanan tasarımcılar var. Ayrıca, bizim fakültelerdeki sadece bir derse ömrünü veren ve koca projelerin sadece o kısmını yapan insanlar var.

Çağ, hiçbir zaman bu şekilde hızlı değişmemişti.

Lise boyu ucuz ve adi walkmen (yeni nesil için çeviri; mobil kaset çalar) çeşitleri kullandım durdum. Harçlığım ucuz olanlara yetiyordu. Ama o zamanlar, 10 şarkı alabilen kasetleri dinlediğimiz ve pili bittikçe müziği de yavaş çalmaya çalışan bu cihazlar bizim için önceki nesillerin sahip olmadığı bir teknolojiydi. İlk profesyonel walkmenimi babam aldığında lisenin son senesindeydim. Onu da yatılı okulda etütte dinlediğim için iki kez okul yönetimine kaptırdığım için kullanamadım. Keyifle kullanabileceğim ilk yer olan üniversiteye götürdüm. Daha ilk kez kantinde bir arkadaşım onu gördüğünde gülme krizine girdi. Ben yatılı okuldayken herkes mp3 player çağına geçmişti.

Bir 3310 telefon aldırmak için fen lisesi kazanmam gerekmişti. Pixel pixel görüntülerde oynadığımız oyunlar, hareket katmaya çalıştığımız mesajlar, benzetmeye çalıştığız zil sesleriyle bize teknoloji harikası geliyordu. Birkaç yıl içinde eskidiler ve kameralı cep telefonları çıktığında çağın değiştiğini fark edemedik. Sonra bir baktık ki, onların devri de akıllı telefonlara yenilmiş. Telefonu olmayan kimse kalmaz oldu. Bu değişim sadece 10 yıl içinde oldu. Elimizdeki telefonlar sadece eski, devri geçmiş falan değil resmi olarak nostalji kategorisine girmişti.

Biz, aynı şeyin hem ileri teknoloji hem de nostalji olduğuna tanık olan ilk nesiliz.

Bir şeye alışana kadar yenisi çıkmış oluyor. Ve çoğu teknoloji ile ne yapılacağını keşfedemeden başkası çıkıyor. Gerçek manada “aptala” döndük. Sanki televizyonda bir şey izlerken bittiğinde tam hayata dönüş yapacağımız sırada başka bir kanalda izlemek istediğimiz başka bir şeye rastlamış gibiyiz. Asla gerçekliğe dönemiyor, olaylara dışardan bakamıyor, hayatımızı geliştiremiyoruz.

Ve biz, ne dişçide ne dolmuşta ne hiçbir yerde can sıkıntısı nedir bilmeyen kişiler olduk. Vakit inanılmaz hızlı geçiyor. Beklemek zorunda olduğumuz hiçbir şey yok. Reklamları atlıyoruz, istediğimiz an istediğimiz videoyu izliyoruz ve sıkıldığımızda haber kaynağımız bize birbiriyle alakasız konularda binlerce içerik gösteriyor. Yetmiyor. Cebimize bildirim geliyor, arkadaşımız bir şey gönderiyor, etiketleniyoruz, beğeniliyoruz, paylaşılıyoruz, retweetleniyoruz, takip ediliyoruz.

Düşünecek milyonlarca ayrıntıyla beynimize işkence yapıyoruz. Bundan 50-100 sene önce yaşamış birinin ömrü boyu kafasına giren kadar bilgi bizim bir haftada beynimizde yer etmiş oluyor.

Tabi bunlar içinde mutluluk ve stres verenler arka arkaya. Bir haber akışında bir futbol görüntüsünden komik düşüşlere, kedilere, dünyadaki savaşlara, bir kitaptan alıntıya, siyasete ve sevdiğimiz-sevmediğimiz insanların hayatlarından paylaşımlara kadar her şeyi görüyoruz.

Beynimizle ilgili bilmediğimiz bir şey var. Beyin, iki kolay konuyla meşgul olmaktansa bir büyük dertle uğraşmayı tercih eder. Bölünmek beyin için zor olandır. Hatta sırf bunun için; hayatla ilgili çözmesi kolay bir sürü derdi olan kişiler daha kolay aşık olurlar. Beyin, tek bir şeyi 24 saat düşünmeyi; hayatla ilgili problemlerini düşünmeye tercih eder ve o problemi çözüldüğünde diğer tüm problemlerinin kendiliğinden çözüleceğini umar, yanılır.

İşte böyle bir beyni kullanılmaz hale gelene kadar yorarız.

İlk nesillerin dezavantajları vardır. Mesela kurşun boyaların yasaklaması, sigaranın kanser yaptığının anlaşılması büyük zaman almış olaylardır. İlk nesil 20 yıl sonra kanser olunca denir ki;” şu, şu kadar sürede insanları şöyle etkiler.”. Ama biz sürekli HD ekranlara bakan gözlerini, yüksek sesle müzik dinleyen kulaklarını ve internet aracılığıyla beynini bu kadar yoran ilk nesiliz. Birkaç yıl sonra veya on yıl sonra; bizim nesil birden bire toplu hastalığa yakalanacak mı, köylere, yeşil alanlara, internetin çekmediği ortamlara terapiye yollanmaları mı gerekecek bilmiyoruz.

Bilgisayarla ilgili iş yaparken hep bunları düşünüyorum. Çünkü hızlı geçen zaman kadar şakası olmayan bir şey yoktur.

Telefonunu evde unuttu diye tüm gün stres yaşayan, online gelen yorumlar yüzünden depresyona giren, arkadaşları çağrılarına dönmedi diye intihar eden insanlar, kendi hayrına kullanabileceği bir şeyin kölesi olmanın en büyük göstergesi. İnsan her zaman her şeyi amacı dışına taşırır, sonra kendisini kontrol edecek önlemlerin peşine düşmek zorunda kalır. Kendini kısıtlaması, kendini kaptırmasından çok çok daha uzun zaman sürer ve ömrünün daha büyük kısmı da böylelikle gitmiş olur.

İnsan bir ömürde ortalama 26 yıl uyurmuş. Sevmediği bir işte çalışan kişinin ihtiyaçları ve çalışma süresi çıkarıldığında kendine ayıracağı bir kaç yıl vakti oluyor. Bu süreyi de televizyona ve internetin televizyona benzer yönlerine harcıyor.

Yani artık aslında yaşamıyoruz, sadece bir ışık parlaması gibi dünyada bir an görünüyor ve sonra kayboluyoruz.

“İnsanların büyük kısmı yaşamıyorlar, sadece varlar.” Oscar Wilde

http://abdullah-reha.nazli.us/dun-artik-eskidi/