Bilmek Akılda Tutmak Değildir

Azerbeycan’ın başkenti neresidir?

Bu soruyu bir düşünelim. Sokak röportajı yapsak bu soruya hemen cevap veren oranı %50’ye ulaşmayacaktır. Günlük hayatımızda işe yaramayan bilgiyi siler atarız. Her şeyi hafızamızda tutamayız. Beyin, farklı bir şey yaşanmadığı sürece gece günlük gereksiz konuları kayıt işlemine almaz. Diğerlerini de sıkıştırır, çok gerekmedikçe hatırlamayız.

Ama bu bir genel kültür sorusudur. İnsanlara “kana rengini veren madde nedir?” diye sorup “vişne suyu” diye cevap alabilen bir yapımız var. Sorular hiç sorulmadığı, herkes birbirine komik video gönderdiği için böyle şeyler doğal olarak konuşulmuyor. Ve hiçbirimiz aslında herkesin bilmesi gereken neleri bilmediğimizden bile haberdar değiliz.

Aslına bakarsanız, oranı biraz düşürelim. Çünkü sokak röportajlarında güneşin yıldız olduğunu bilmeyen, dinazorların ilk insandan çok önce yok olduğundan haberi olmayan, Mısır piramitlerinin Türkiye’den kaçırıldığına inanılan bir ülkede Azerbeycan’ın başkentini bilen oranı %10-15 anca çıkacaktır.

Ama…

Eğer bir test yapar da şıklar koyarsanız işler değişir. Mesela şıklarda “Paris”, “Lonra”, “Berlin” koyarsanız insanlar “Bakü”yü hemen farkedecektir. Şıkları “Şam”, “Taşkent”, “Sofya” yaparak işi biraz zorlaştırırsınız. Her halükarda bu soruya doğru cevap veren oranı %50’yi rahat aşacak ve hatta %90’ları bulacaktır.

Soruyu nasıl sorduğumuz cevapları ne kadar değiştirir, değil mi…

Oysa şıklar verilmeden bir hayat yaşarız, kullanmadığımız bilgi yoktur, biliyor sayılmayız. Aklımızın bir köşesinde derinlerde duran ve şıklar verilince bulduğumuz şeyi aslında bilmiyoruz, hatırlıyoruzdur. Hafıza yani ezber bölümü bilgi bölümünün dışında kalır. Peki biz okullarda ne yaparız; öğrenciye bildiğini zannettirir ve olabilecek en kötü imtihan modülünü sunarız. Testte doğru şıkkı işaretlemiş kimse o cevabı aslında bilmediğini kabul etmez.

Bilgisayarın parola sorması gibidir bu konu.

Parolayı yanlış girersiniz kabul etmez. Parolaya çok yakın bir parola girersiniz, reddeder. Bir karakter yanlış girersiniz, kabul etmez. Bir karakteri küçük yerine büyük girersiniz yine kabul etmez. Parolayı tam ve eksiksiz girene kadar sabırla yeniden sorar.

“Aslında biliyorum” veya “Bildiğim belli işte, küçük bir hata yapmışım, ne olur kabul ediversen” demenize falan aldırmaz. Bilen kişi eninde sonunda tam ve eksiksiz girecektir.

Giremiyorsa aslında bilmiyordur. Hayat gidiş yolundan puan vermez, yakından geçmek bilmek demek değildir. Ve aslında yakınından geçtiğimiz konular bize bildiğimizi sandırdığı için çok tehlikelidirler. Ve maalesef; insanların günlük hayatta üzerinde konuştuğu konuların neredeyse tamamı; bildiklerini sandıkları konulardır.

Ve bu çağda bildiğini sanmak belası en üst düzeye çıktı.

Bilginin kolay ulaşabiliyor oluşu, herkese bildiğini düşündürür oldu. Biliyor taklidi yaptırır oldu.

Bir aramayla ulaşabileceği her şey için kafadan “biliyorum” demek normal karşılanır oldu. Ve bu aslında beynimizin hafıza kısmını dahi atmamıza neden oldu.

Eskiden bilmiyorduk ama hafızamızda diye kendimizi biliyor kabul ediyorduk. Şimdi hafızamıza dahi almıyoruz. Çünkü oralarda bir yerde duruyor. İddia ediyorum; hiçbir şey öğrenmiyoruz.

Google’ın otomatik düzelttiği şeyler bile beynin tüm işlevini elinden aldı.

Hayatını felsefeye adamış taklidi yapan genç, sürekli alıntı yaptığı Nietzsche ismini yıllar geçse de Google’a bakmadan doğru yazmıyor, çünkü her yazdığında doğrusunu buldu. Hiç bakmadan yazma ihtiyacı gelişmedi.

Öğrenciler ödevleri kopyalayıp yapıştırıyorlar. Kendi verdikleri ödevlerde ne yazdığıyla ilgili fikirleri dahi olmuyor.

İnternet temel eser özetleri çöplüğü oldu. Kimse kitap okumuyor. İnanılmaz bir özet arayışı var. Kitapların özetlerini yazan kitaplar çıktı. Eserin kendisi sanki konusu için okunuyormuş ya da önemli olan finalde ne olduğuymuş gibi anlamlar çıktı.

Falanca söz filancanındır dendiği zaman geri dönülemez bir şey yaşanıyor. Çünkü hayatı boyu o kişinin kitaplarını okumayacak, asla öyle bir şey söylemeyeceğini, tüm yaşamıyla, fikirleriyle çeliştiğini anlamayacak kişiler o sözü paylaşıyor. İsme hayran oluyorlar, sonra da o isme ithaf edilen her şey inanıyorlar. Aslında o kişileri kesinlikle tanımıyorlar.

CV’sine Excel, Web Tasarım bildiğini yazmış, işe girmiş arkadaşlar soru sormak için telefon açıyorlar. “Bir sorun olursa Google’dan bakıp yaparım” mantığıyla dilediği her şeyi CV’lerine yazıyorlar.

Google’a günde 30 kez “ingilice kendini tanıtma”, “ingilizce mülakat dialoğu” gibi şeyler aratılıyor. Dialoğu bulsa aynen ezberleyecek ve İngilizce biliyor taklidi yapacak.

YouTube videosuna Azeri birinin yaptığı yoruma cevap olarak “Türkçe’yi ne hale getirmişsiniz, yazıklar olsun” yazan kişinin milli duyguları var ama milli bilgisi yok.

“Araştırmalar yapıyorum. Twitter’a benzer meşhur olacak bir fikrim var abi” deyip de bir süre sonra “Önemli olan meşhur olacak rastgele bir isim bulmak” dediğinde ”twitter”kelimesinin anlamı olmadığını zannettiğini ve bir süre sonra neden 140 karakter, neden kuş simgesi, neden onca site arasından meşhur olduğu ile ilgili hiçbir şeyi öğrenemediğini görüyorum.

Bu konuyu günün birinde bir şekilde aşabilsek bile önümüzde bilgi ile ilgili; pratik-teori, metot, tecrübe, disiplin, karşılaştırma, analiz etme, fonksiyonel hale getirme kavramları çıkacak.

Ama bilmeyi beyinle ilgili değil ağızdan çıkanlar ile zanneden düşünce yapılarına bunları anlatmak mümkün değil. Ne eğitim sistemi, ne sosyal medya çağı, ne insanlar bu konuda bilginin önünde eğilen insanlara yardımcı olmuyorlar.

“İlim ezber edilen şey değil, ezber edilen şeyden temin edilen faydadır.” Gazali

http://abdullah-reha.nazli.us/bilmek-akilda-tutmak-degildir/